Eski Yunan düşünürleri, insanı düşünen hayvan olarak ta­nımlarlar. Son yüzyılda gelişen insan bilimi (antropoloji); in­sanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bir disiplindir. Bu bilim dalı insanın varlık yapısını irdelerken, insanı insan kılan nitelikleri şöyle sı­ralamaktadır:
İnsan: bilgiye ihtiyaç duyar, bilgiyi üretir; gü­zelliğe ihtiyaç duyar, güzelliği üretir, sanat yapar, sanattan zevk alır; kendi gerçeği veya toplumsal gerçeklerle ilgili, ilkeler, gö­rüşler ortaya koyar, bunlara bağlanır; olaylar ve olgular kar­şısında tavır takınır; değer duygusuna sahiptir; mutluluğu ara­yan bir varlıktır; daima değişim ve gelişim süreci içinde olan biricik mantıklıdır; tarihî, yani “‘dün”ü, “bugün”ü, “yarın”ı olan tek medenîdir; toplum içinde yaşayıp toplumsal sorumluluk du-yabilen tek canlıdır; âlet yapabilen ve onu geliştirebilen tek ya­ratıktır. Yalnız insanla ve onun varlık yapısıyla ilgili olan bütün bu nitelikler teknoloji ve ideoloji kelimeleri ile karşılanabilir. Teknoloji ve ideoloji kavramlarının bileşkesi kültürdür. Tek cümle ile. insan, kültür yapan ve yaratan bir varlıktır. İnsanın bu nitelikleri ve ayrıcalıkları yalnız ve yalnız düşünce gücüne dayanır. İnsanoğlu, dış dünyasındaki ve iç dünyasındaki nesnelerin, olayların, olguların aralarındaki ilgileri görür, kar­şılaştırmalar yapar, bir takım sonuçlar çıkarır. Böylece zihin gücünü anlama, kavrama gücünü: bilincini oluşturur. Evrendeki varlıklar ve olgular arasındaki ilişkilerden sonuç çıkarma işine düşünme; düşünmeden çıkarılan sonuca da düşünce denir.
İnsan, varlığını ancak düşüncesi sayesinde anlar, bilir. Descartes’ in (1596-1650): «Düşünüyorum öyleyse varım.» sözünün ifade ettiği gerçek de budur.
Düşünmenin çeşitli tanımları yapılabilir. Düşünme denince , nesneler, durumlar arasındaki bağıntıları kavrama işi, nesneleri ve durumları karşılaştırarak, aralarındaki bağlardan yararlanıp bir takım soyutlamalar, kavram oluşturmalar, problem çözmeler; yine olaylardan, durumlardan mantıkî sonuçlar çıkarmalar gibi zihnî fonksiyonlar anlaşılır; zihin denince de akıl yürütme, hüküm verme, anlama, kavrama, belleme melekeleri anlaşılır.
Dil ile düşünce arasında sıkı bir bağ vardır. Dil, düşüncenin düşünce de dilin bir kâğıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz parçasıdırlar. Dil düşüncenin kalıbıdır, kabıdır, taşıtıdır. Düşünceyi somutlaştıran dildir. Dille somutlaşmayan düşünce, düşünce değildir. Düşüncenin düşünce olabilmesi, düşünce değeri taşıyabilmesi için, söz hâline gelmesi, yani dillenmesi gerekir, düşüncelerimizi, dil kalıplarına; kelimelere ve cümlelere dökerek ifadelendirir, başkalarına aktarabiliriz. Ayrıca kelimeler  evrendeki varlıkların dildeki karşılıklarıdır, insanoğlu evrendeki varlıkların ve hareketlerin varlığını ancak ve ancak onları ad­landırarak kavrayabilir. Konuşan kişinin kullandığı kelimenin karşılığı olan varlık, dinleyenin beyninde ancak kelimenin ma­rifetiyle belirir. Dile getirilemeyen bir varlıktan, bir düşünceden bahsolunamaz. Kelimeler, düşünme, fikir üretme aracıdır.
Evreni insan düşüncesinin ulaşabildiği en son nokta ile insan arasındaki varlık alanı olarak tanımlarsak, evrende bir varlık âlemi bir de hareket âlemi vardır. Kelimeler bu temel öğelerin dildeki karşılıklarıdır. Varlıkların dildeki karşılıkları adlar, hareketlerin dildeki karşılıkları fiillerdir. Gerek duyu or­ganları ile algıladığımız somut varlıkların, gerekse akıl yoluyla bulduğumuz soyut varlıkların ve hareketlerin dilde kelime ola­rak karşılıkları vardır. Dilde karşılığı olmayan bir varlığın veya hareketin, insan düşüncesinde de olmaması tabiîdir. Öyleyse dilde karşılığı olmayan bir şeyin insan düşüncesinde de karşılığı yoktur. Düşüncenin temel taşı kelimelerdir. Düşünce ye­teneğimiz sayesinde, kelimelerle düşünürüz; «dil düşüncenin evidir.» sözü bu gerçeği ifade eder. Yani düşüncenin barınabilmesi, varlığını sürdürebilmesi için dilin olması şarttır.
«Dil mi öncedir, yoksa düşünce mi öncedir?» yani insan konuştuğu için mi düşünür; düşündüğü için mi konuşur, sorusu yüzyıllardır tartışılmış, konuya bilimsel bir çözüm ge­tirilememiştir. EFLATUN (İ.Ö. 427-347), «Düşünme sessiz bir konuşmadır.» derken dile öncelik tanıyordu. Ancak sağır ve dil­sizler üzerinde yapılan araştırmalardan anlaşılmıştır ki; insanda zihin işlemlerinin kurulmasında, bir başka ifadeyle düşüncenin oluşmasında zihin etkinliğinin de rolünün önemli olduğu kabul edilmektedir(‘). Dil ile düşünce arasındaki ilişki problemi XVII. yüzyılda önem kazanmış, konu ile ilgili yeni görüşler ileri sü­rülmüştür. Özellikle iki Alman filozofunun, LEIBNIZ (1646-1717) ile WILHELM von HUMBOLT’un (1767-1835), gö­rüşlerinin bilinmesi, faydalı olacaktır.
LEIBNIZ, dilin zihnin aynası olduğunu, zihin ile dilin bir­im ine karşılıklı olarak bağlı bulunduğunu, kelimelerin sadece düşüncelerimizi başkalarına bildirmek için değil, kendi kendimize düşünürken de gerekli olduğunu; zihnin hem başkaları ile konuşurken, hem de düşünürken, nesnenin yerine kelimeyi koyduğunu, nesnenin yerine bu kelimeyi koyma işinin zihnin iş­lemesini kolaylaştırdığını; kelimelerin zihnin rakamları ve bo­noları gibi olduğunu; kelimelerin ne kadar iyi, ne kadar kullanışlı,   ne  kadar  açık,   olursa;   zihnin  de  o   kadar  iyi deyebileceğini; bu yüzden de dildeki kelimelerin anlaşılır ve açık seçik olmasının iyi düşüncelerin ve kanıların zihnin hizmetinde bulunması demek olacağını; yabancı kelimelerin köklerinin iyi öğrenilmediği takdirde ezbere öğrenilmiş olacağını, ezbere öğrenmenin, zihni bulandırdığını ve işlemesini ak­sattığını; dilin bir yandan zihnin bir anlatma aracı, öbür yanda zihni yoğuran bir şey olduğunu; dil kalıplarını hazır bul­duğumuz için, bunların içinde gizli olan mantığın zihnimize şekil verdiğini, bu kalıpların açık anlaşılır ve aydınlık olmasının zihnimizin açık, aydınlık işlemesine sebep olacağını belirterek zihin dil ilişkisini açıklamaya çalışmıştır.
WILHELM von HUMBOLT da dilin düşünceyi yarattığını, dilin araç oluşunun düşünceyi yaratmasından ileri geldiğini; insan düşüncesinin kelimelere bağlı olduğunu, dilin sadece gerçekleri tasvir eden bir araç olmayıp bilinmeyenleri keşfeden bir alet olduğunu, dille düşüncenin birlikte hareket ettiğini, bütün etken ve edilgen biçimler içinde, insan olmanın dili şart koştuğunu göstermeye çalışmıştır.
Günümüzde konuya mantık, psikoloji, sosyoloji, kültürel antropoloji gibi disiplinler açısından yaklaşılmakta değişik; so­nuçlar elde edilmektedir. Dil ile düşünce arasındaki ilişki ko­nusu bugün tam olarak, bilimsel anlamda çözümlenebilmiş de­ğildir. Ancak bu iki kavram arasında ilişki kesindir. Dil ile düşünce adeta bir kâğıdın ön ve arka yüzleri gibi biribirinden ayrı düşünülmemekte, biribirinden soyutlanamamaktadır. Eşit­lik, adalet, vicdan, hukuk, insaf, özgürlük, bağımsızlık, gü­zellik gibi soyut kavramların varlığı, kelimelerin varlığı ile öz­deştir. Bu kelimeler olmadan, bu varlıklardan bahsolunamayacağına göre, dille düşünce arasındaki ilişki sü­reklidir. Matematikte kullanılan sayılar tamamen soyut değil midir…
Kelimeler, “düşünce” ile “dil” öğelerinin birleşimidirler. Kelimeler düşünceyi kuran kavramlardır. Yani “kavramlar” dü­şüncenin temel öğesidir. Düşünce kelimelerle doğar; dü­şünceden arınmış bir kelime, kelimeden arınmış bir düşünce olamaz.
Demek ki dilin en önemli ruhsal işlevi düşünceyi sağ­lamaktır. Dil olmasaydı insan adımızın gerçek anlamına lâyık olmayacaktık. Özetlersek, dil olmadan düşünce olmayacak, dü­şüncenin eksikliği ise, konunun başında sıralanan insanı insan yapan, onu diğer canlılardan ayıran yeteneklerin eksikliğini do­ğuracaktı. Alman filozofu HÖNDERLİN haklı olarak: «Tanrı insana ne olduğunu öğretmek için ona dili vermiş.» demektedir.
İnsan hayatı, «gülümseyiş ile ağlayış arasında gidip gelen bir sarkaca benzetilmiştir. İnsan, hayatta kendisine üzüntü veya sevinç veren çeşitli olaylarla, durumlarla karşılaşır. Bu karşılaşma kaçınılmazdır. İnsan, üzüntüyü ve sevinci baş­kalarıyla paylaşmak zorundadır; zira insan ruhu yalnız acıya değil sevince de tek başına katlanamaz. «Acılar paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça çoğalır.» sözü paylaşmanın öne­mini vurgular. İşte bu noktada dil; acıları, üzüntüleri, mut­lulukları başkalarıyla paylaşmamızda yardımcı olarak, insanın ruhsal yükünün azalmasını, hafiflemesini sağlar. Dil ile; içine kapanık, hayata küskün veya şaşkın, sevinç delisi insan ol­maktan kurtuluruz.
Dilin bir diğer ruhsal işlevi insanın kendini saklamasını, başka türlü göstermesini sağlamasıdır. İnsanın iç dünyası, dış dünyasıyla, yani çevresiyle zaman zaman çatışma veya sür­tüşme içinde olabilir. İnsanoğlu, davranışlarına olduğundan daha değişik şekil vermeye, kendini olduğundan daha değişik göstermeye çalışabilir. Yalnız kişiliği zayıf olanlar değil; normal ruhsal yapıya sahip olanlar da politik, psikolojik, ticarî, veya bunlara benzer sebepler yüzünden, çevrelerinde iyi intiba uyandırmaya, çevrenin istediği gibi davranmaya çalışırlar. Olumsuz, sevimsiz bir özellik ve davranış şekli de olsa in­sanoğlu zaman zaman bir maskenin ardına sığınır. «Dostlar, bir­birini seven ve anlayan insanlar bu kuralın dışında kalırlar». İşte dil, insanın çeşitli durumlarda kendisini saklamasını sağlar, tabiî bu işlevin aksi de söz konusudur. Dil, aynı zamanda in­sanın kendini açıklama, açıklığa çıkarma aracıdır. İnsan, diliyle kendini sakladığı gibi, diliyle kendini ele verir.

Etiketler :
Derecelendirme:
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Kullanıcı Yorumları


Yorum yapabilmek için Giriş yapın.


Benzer Haberler


04 Şubat 2014, Yorum Yapılmamış
04 Şubat 2014, Yorum Yapılmamış
26 Kasım 2013, Yorum Yapılmamış
13 Haziran 2013, Yorum Yapılmamış
02 Mayıs 2013, Yorum Yapılmamış
11 Nisan 2013, Yorum Yapılmamış